Bir sabah adliyeye giden bir otobüste kulak misafiri olmuştum: Genç bir üniversiteli “Hakim karar verir ama asıl güç kimde?” diye soruyordu; yanında oturan emekli ise “Evladım, mesele tam da orada başlıyor” diye cevaplamıştı. O an şunu fark ettim: Ülkemizde yargı yetkisi kime aittir? sorusu, sadece hukuk kitaplarının değil, gündelik hayatın da tam ortasında duruyor. Bir mahkeme kapısında bekleyen memurun sessizliğiyle, bir vatandaşın “adalet yerini buldu mu?” iç çekişi aynı soruya bağlanıyor.
Bu yazı, o sorunun peşine düşüyor. Tarihsel köklerden güncel tartışmalara, anayasal ilkelerden toplumsal algıya uzanan bir yolculukla…
Ülkemizde Yargı Yetkisi Kime Aittir?
Türkiye Cumhuriyeti’nde yargı yetkisi meselesi, açık ve net bir anayasal hükme dayanır. 1982 Anayasası’nın 9. maddesi, yargı yetkisinin kime ait olduğunu şu şekilde düzenler:
“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.”
Bu kısa cümle, aslında çok katmanlı bir anlam taşır. Yargı yetkisi ne bireysel hâkimlerin keyfidir ne de herhangi bir kurumun siyasi iradesi. Yetkinin kaynağı Türk Milletidir; kullanım aracı ise bağımsız ve tarafsız mahkemelerdir.
Kaynak:
– Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, md. 9
Bu noktada durup sormak gerekir: “Millet adına” kullanılan bir yetki, gerçekten milletin adalet duygusunu ne kadar yansıtır?
Tarihsel Kökler: Yargı Yetkisinin Yolculuğu
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e
Osmanlı Devleti’nde yargı yetkisi büyük ölçüde padişahın egemenliğinin bir parçasıydı. Kadılar, padişah adına hüküm verir; şer’i ve örfi hukuk iç içe geçerdi. Yargının bağımsızlığı, modern anlamda değil; daha çok dini ve geleneksel sınırlarla şekillenmişti.
Cumhuriyet’le birlikte bu yapı köklü biçimde değişti:
– Egemenlik kayıtsız şartsız millete geçti.
– Yargı, yasama ve yürütmeden ayrıldı.
– Mahkemeler, anayasal güvence altına alındı.
Bu dönüşüm, sadece hukuki değil; toplumsal bir zihniyet değişimiydi. Peki bu zihniyet, bugüne kadar ne kadar korunabildi?
1961 ve 1982 Anayasaları
1961 Anayasası, yargı bağımsızlığı konusunda güçlü güvenceler getirdi. 1982 Anayasası ise güvenlik ve istikrar vurgusunu artırırken, yargının konumunu yeniden tanımladı. Özellikle Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı, bu dönemin en çok tartışılan alanlarından biri oldu.
Kaynak:
– Gözler, K., Türk Anayasa Hukuku, Ekin Yayınları
– Özbudun, E., Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları
Bu anayasal tercihler, yargı yetkisinin “nasıl” kullanılacağı sorusunu sürekli gündemde tuttu.
Yargı Yetkisinin Kullanım Alanları
Yargı Kolları ve Görevleri
Türkiye’de yargı yetkisi tek bir yapıdan ibaret değildir. Anayasa, yargıyı farklı kollara ayırır:
– Adli yargı: Ceza ve hukuk mahkemeleri
– İdari yargı: İdare mahkemeleri, Danıştay
– Anayasa yargısı: Anayasa Mahkemesi
– Uyuşmazlık yargısı: Uyuşmazlık Mahkemesi
– Askerî yargı: 2017 anayasa değişikliğiyle büyük ölçüde kaldırılmıştır
Her bir kol, yargı yetkisinin farklı bir yüzünü temsil eder. Bu çeşitlilik, adaletin uzmanlaşmasını mı sağlar; yoksa karmaşıklığı mı artırır?
Bağımsızlık ve Tarafsızlık İlkesi
Yargı yetkisinin en kritik unsuru, bağımsızlık ve tarafsızlıktır. Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu raporlarında da bu iki ilke, adil yargılanma hakkının temel şartı olarak vurgulanır.
Kaynak:
– Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, md. 6
Ancak kâğıt üzerindeki ilke ile uygulamadaki algı her zaman örtüşür mü?
Ülkemizde yargı yetkisi kime aittir? kritik kavramları
Bu soruyu anlamak için bazı kavramları netleştirmek gerekir:
– Egemenlik: Yetkinin asıl kaynağı
– Hukuk devleti: Yargının keyfiliğe karşı kalkanı
– Güçler ayrılığı: Yargının yasama ve yürütmeden bağımsızlığı
– Hesap verebilirlik: Yargının kapalı bir alan olmaması
Bu kavramlar olmadan “yargı yetkisi” sadece soyut bir ifade olarak kalır.
Güncel Tartışmalar ve Toplumsal Algı
Yargıya Güven Meselesi
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Yaşam Memnuniyeti Araştırmaları, yıllar içinde yargıya duyulan güvenin dalgalı bir seyir izlediğini gösteriyor.
Kaynak:
– TÜİK, Yaşam Memnuniyeti Araştırması
Bir vatandaş için yargı yetkisi, çoğu zaman şu soruya indirgeniyor: “Benim hakkım gerçekten korunur mu?”
Siyaset–Yargı İlişkisi
Akademik çalışmalarda en çok tartışılan konulardan biri de yargının siyasetle ilişkisi. Bu tartışma, sadece Türkiye’ye özgü değil; ancak Türkiye’de tarihsel ve toplumsal nedenlerle daha hassas bir zeminde ilerliyor.
Burada durup şunu sormak gerekiyor: Yargı yetkisi, siyasal tartışmaların gölgesinde kaldığında, “millet adına” olma niteliğini kaybeder mi?
Disiplinler Arası Bir Bakış
Yargı yetkisini yalnızca hukukla açıklamak eksik kalır:
– Sosyoloji, adalet algısını inceler.
– Siyaset bilimi, güç ilişkilerini analiz eder.
– Psikoloji, hâkim ve savcıların karar süreçlerini sorgular.
– Felsefe, “adalet nedir?” sorusunu canlı tutar.
Bu disiplinler bir araya geldiğinde, yargı yetkisi soyut bir norm olmaktan çıkar; yaşayan bir toplumsal olguya dönüşür.
Son Söz Yerine: Okura Birkaç Soru
Bir gün mahkeme kapısında beklerken, yargı yetkisinin gerçekten kime ait olduğunu hissettin mi?
Karar metnini okuduğunda, orada kendi sesini duydun mu; yoksa yabancı bir dil mi hissettin?
Adalet, senin hayatında daha çok bir umut mu, yoksa temkinli bir beklenti mi?
Belki de bu soruların net cevapları yok. Ama şurası kesin: Ülkemizde yargı yetkisi kime aittir? sorusu, yalnızca Anayasa’nın 9. maddesinde değil; her birimizin adaletle kurduğu kişisel ilişkide yeniden yazılıyor. Ve o metni, her gün, hep birlikte kaleme almaya devam ediyoruz.